Birçok yemeğin baş rolü domatesin Türkiye’ye olan yolculuğuna bakıyoruz.

Birçokları domatesi bir sebze olarak tanımlasa da, domates aslında literatürde patlıcangillerden gelen bir meyve olarak biliniyor. Büyüğü, küçüğü, salkımlısı, çerisi, birçok farklı türü olan domates, ilk olarak Orta ve Güney Amerika’da yetiştiriliyor. Bugün alışkın olduğumuz boyuttan çok daha küçük, çeri domatese yakın ölçülerde, sarı renkte yetişen bu meyve, ilk kez Peru civarında bulunduğunda, zehirli olabileceğinden uzun bir süre tüketilmiyor. Yabani bir tür olan bu domatesler, ancak Kolomb’un Amerika’yı keşfinden sonra gemilerle Avrupa’ya taşınıyor. Domates bir süre yine insanların zehirlenme korkusundan ötürü mutfaklarda yer edinemiyor.

Latin kaynaklarda 17. yüzyılın sonlarına doğru domatesin zehirli olmadığı duyuruluyor; böylece Osmanlı İmparatorluğu da ilk kez domatesle tanışıyor. Birçok kaynağa göre sarı yabani halinden yeşile dönen ve ekşiliği daha dengeli olan bu tür, böylece Avrupa’da kullanılmaya başlanıyor.

19. yüzyılda tüketimi yaygınlaşmaya başlasa da, birçok kişi o domatesin halen yeşil halini tüketiyor. Hatta bazı kaynaklara göre kırmızılaşan domateslerin çürüdüğü ve tadını kaybettiği gerekçesiyle çöpe atıldığı kaydediliyor. Hal böyle olunca, bugün Türkiye’de yapılan birçok domatesli tarifin pek eski olmadığı, hatta Osmanlı İmparatorluğu’nda yalnızca sayılı padişahın domatesle tanıştığı düşünülüyor.

Günümüzde domates, genetiğiyle en fazla oynanmış türlerden biri olarak anılıyor. Bugünkü domates çeşitlerinin birçoğu melezlemelerden elde ediliyor. Ve bu nedenle damak tadına göre daha az tatlı ya da daha büyük olarak değişimler gösterebiliyor. Dünyada en fazla domates üreten ülkelerin başında Çin gelirken, Türkiye yıllık 13 ton üretimiyle 5. sırada yer alıyor.